22 Kasım 2008 Cumartesi

Brezilya vs. Çakma Brezilya


Geçtiğimiz hafta içi oynanan hazırlık maçları arasında sivrilen iki müsabaka vardı; İskoçya- Arjantin ve Brezilya - Portekiz.
Maradona'nın (nihayet) teknik direktörlük koltuğunu aday olması bile medya için paha biçilemez bi haberdi. Tabii ki Arjantinde söz konusu Tanrı'nın Eli ise akan sular durur. Sonunda istediğini almasını her zamanki gibi bildi ve milli takımın başına geçti Diego. Daha ilk maç bile oynanmadan basında çıkaz söz düelloları Maradona'nın ismi ile özdeşleşmişti nerdeyse. Takımının başında çıktığı ilk maçta da pek bi değişiklik yoktu. Maçtan çok, maç öncesi ve sonrası demeçler konuşuldu. Umarız bu macera da kısa sürmez. Ne de olsa Maradona, ölüsü bile iş yapar be abi... :)
Diğer maça gelirsek. Bir tarafta dünyanın futbol fabrikası (en az 5 farklı milli takım çıkarabilecek) Brezilya, diğer tarafta daha şimdiden kendini Şöhretler Listesinin ilk üç(!) sırasına yazdırmış olan C.Ronaldo ve saz arkadaşları. Futbol bir takım oyunudur. kendini ne kadar büyük görürsen gör, yanındaki 10 adam olmadan sahada bir hiçsin. Bunu da Brezilya Portekiz'e çok acı bir şekilde hatırlatmış oldu. Adamlar şiir gibi top oynuyorlar, sanki topla dans ediorlar. Belli ki hepsi ayrı bir zevk alıyor topla oynamaktan. Tabi durum böyle olunca skor kaçınılmaz: 6-2.
Ne desem boş. Artık C. Ronaldo klonlamanın yasallaşmasını bekleyecek. Kendi gibi 10 tane daha sipariş eder herhalde. Bir de o şekilde dener Brezilya'yı yenmeyi. Gerçi bize bir tanesi yetiyor da artıyor...

17 Kasım 2008 Pazartesi

İşkembeden Basın Anlayışı



Armanın , sevdiği renklerin peşinden koşan insanlara hala holigan,hırsız,katil ve törerist gibi lanse eden basın ve onlara inan Özgür'ü vuran zihniyetler oldugu sürece giden sadece bir can olmayacak.Armanın ve Renklerin peşinden koşan herkesin Başı Sağolsun..

9 Kasım 2008 Pazar

Dersimiz: Teknik Direktörlük


"Hiçbir zaman futbolcularımı basın önünde bireysel anlamda yorumlarla değerlendirmek istemiyorum. Bunlar antrenörlerin kendi sırları olarak kalmalıdır."

El Clasico!


Her zamanki gibi "daha çok isteyen" kazandı...

7 Kasım 2008 Cuma

Avrupa Aşkına

Hafta içi avrupa arenasında mücadele eden iki takımımızda kendilerinden beklenmeyecek birer performans sergilediler.
Fenerbahçe birçokları için (kendi taraftarları dahil) yine bir hüsran senesi olarak gördükleri CL mücadelesinde Londra'dan beklenmedik bir beraberlikle döndüler. Gruplardaki UEFA şansları, Porto Kiev'de kaybetseydi daha da artmış oldurdu. Maça hızlı başlayan ve ilk yarının sonuna kadar bu hızını kesmeyen Arsenal, son vuruşlardaki eksiklikleri yüzünden Adebayor'u fena halde aradı. Volkan'ın da hakkını yememek lazım. Gününde olduğunda neler yapabileceğini gösterdi. Bu seneki dillere destan orta sahada Semih pek de sırıtmadı. Defansta Edu ve Lugano ellerinden geleni yaptılar.
Alex'siz Fenerbahçe ne yapabilirse o yapıldı aslında. Zorlu rakip karşısında kontrollü savunmaya yönelik bir duruş vardı. İkinci yarıda iyiden iyiye yorulan Arsenal karşısında Sarı Kanaryalar dengeyi sağladı. Bir iki cılız gol pozisyonu denemesi sonucunda belki de bir süpriz de onlar yapabilirdi. Sonuç olarak haftasonu oynanacak çok önemli iki maça Gunners moralsiz, Fenerbahçe bol moralli girecek.
Galatasaray ise tarihinde ilk defa bir Portekiz ekibine karşı sahaya çıkacaktı. Çoğumuz beraberliğin yeterli bir skor olduğunu düşünüyorduk. Fakat Skibbe bizimle aynı fikirde değildi. Bunu da Kewel'ın yokluğunda Baros'u onun mevkiğinde oynatarak gösterdi.
Maça hızlı başlayan tesilcimiz kısa sürede maçta dengeyi kurdu ve ilk yarıyı karşılıklı orta saha mücadelesi olarak götürdü. 37. dakikada David Suazo'nun volesinde De Sanctis'in muhteşem kurtarışı maçın kırılma noktasıydı. Bu andan itibaren kendine güveni gelen Galatasaraylı oyuncular daha sakin oynamaya başladılar.
Sezon başından beri Galatasaray'ın sıkıntısı belliydi. Rakip takımlardaki kilidi açmak. Ondan sonrası çok kolaylaşıyordu. Nitekim ikinci yarının başında gelen gol de Cim Bom'u iyice rahatlattı. Sonrasında özlenen, unutulmaya yüz tutmuş, efsane Avrupa Fatihi gibi bir futbol sergilediler. Yerinde kısa paslar, rakibe pres, sakin futbolla Portekizliler'i deyim yerinde ise sahadan sildiler.
Takım olarak çok iyi olan Galatasaray'da tek birinin maçın adamı olarak gösterilmesi diğerlerine haksızlık olur.Ama sorumu tekrar sormadan edemeyeceğim; "Nerdeyse tüm sezon oynamayan bir adam şans verildiğinde bu kadar mı hazır olur? Emra Aşık' ı gösterdiği profesyonellikten dolayı alkışlıyorum.
Umarım iki güzide takımımızın aldığı bu sonuçlardan ziyade ortaya koydukları güzel futbol, haftasonu oynanacak derbiye de yansır. Gerçi derbilerde futbol beklemek ne kadar doğruysa...

6 Kasım 2008 Perşembe

Del Piero

Büyük topçusun, çok büyük...

3 Kasım 2008 Pazartesi

Gaûcho


Her golünden sonra gözlerini yukarı diker ve selamını verir. Çünkü Tanrı'nın ona verdiği inanılmaz yeteneği için her zaman minnettardır. Çünkü babasının her an onu izlediğinin farkındadır. Onu gülümsemediği zaman görmek neredeyse imkansız. Gol kaçırdığında bile... İşte bu yüzden hemen her futbolseverin sempatisini kazandı. Zor bir ülkenden , daha da zor hayat şartlarından geldi bulunduğu yere. Kariyerinde zor günlerde geçirdi ama bunların hiçbiri onu yıldırmadı, yıldıracağa da benzemiyor.
Küçüklükten beri futbolla yatıp futbolla kalktı. Bu yaşadığı yerde pek de garip değildi. Çünkü etrafındakilerin tek çıkış yolu olarak gördükleri yol "Futbol"du. İnterli Ronaldo ilk idolüydü. Zaten "Küçük Ronaldo" anlamına gelen ismide buradan geliyordu.Her zaman kendine örnek aldığı ağabeyi Assis, Gremio takımının kendisine tahsis ettiği lüks villada yaşıyordu artık. Bütün aileye ağabeyi bakıyordu. Herşey çok güzeldi. Yoksulluk günleri artık geride kalmıştı. Ta ki babasını yine aynı villa da verilen bir havuz partisinde trajik bir şekilde kaybedene kadar. Dünya başına yıkılmıştı. Hayat ona hep taşıyamacağını fazla bir yük veriyordu sanki. Artık ağabeyi ile tek başınaydı. Ama o ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Yeteneği zaten doğuştandı. Tek yapması gereken sürekli çalışmak ve önüne gelen fırsatları değerlendirmekti.
Gremio takımı ile idmana çıktığında daha 16 yaşındaydı. 1997 de ilk maçını oynadığında ise daha o zamanlardan Brezilyanın gelecek vaadeden yıldızları arasında gösteriliyordu. Avrupa kulüplerinden gelen tekliflerde astronomik bedellerden bahsediliyordu. Sonunda ağabeyi ve aynı zamanda menejeri olan Assis, PSG'ye evet dedi ve Ronaldinho'nun Avrupa macerası böylece başlamış oldu. Fakat Gremio bonservis konusunda sorun çıkarmış ve konu mahkemeye taşınmıştı. Bu aradada Gaûcho'nun herşeyden çok sevdiği, "hayattaki en yakın arkadaşım" dediği futbol topundan 6 ay uzak kaldı.
Paris'te geçen ilk sezonda hep manşetlerdeydi. Ama ne yazık ki futboluyla değil. Paris'in ışıklı gece hayatı çekici olduğu kadar da tehlikeliydi. Hocası Luis Fernandez bu şekilde onu asla kabul edemezdi ve defterden bir kalemde sildi. Fakat Gaûcho'nun vazgeçmeye niyeti yoktu. Yaptığı yanlışların farkına çabuk vardı ve konsantrasyonunu tamamen futbola vermeye başladı.
İkinci sezonunda işler kendisi için daha iyi gidiyordu fakat PSG için aynı şey söylenemezdi. Sezon sonunda takıma Avrupa vizesi çıkmamıştı. Bunun kendisi için sıkıntı yaratacağını biliyordu. Kendini tüm dünyaya göstermek istiyordu. Sonunda sözleşmesindeki bir maddeden yararlanarak Paris'ten ayrıldı ve bir dünya devi olan Barcelona'ya transferi gerçekleşti.
Rüyaları gerçek olmuştu. Tek yapması gereken "en yakın arkadaşı" ile neler yapabildiğini tekrar göstermekti. Bu da onun için kolay olmuştu. Daha ilk senesinda 32 maçta 15 gol atmıştı. Herkes ondan bahsediyordu. Futbol topu ile yaptıkları inanılmazdı. Artık kimse onun bu Dünya'dan olduğuna inanamıyordu. Takım da çok iyi bir hava yakalamıştı. Hocası Rijkard'ın en çok güvendiği isimlerin başındaydı. Ama bu ona her zamanki gibi yetmedi. Gözü hep en tepedeydi.
Milli takımda da işler pek farklı gözükmüyordu. Takım o kadar kaliteliydi ki. İzleyenlere bir Futbol Sirki'ni anımsatıyordu. Her oyuncunun kendine has süper yeteneği vardı sanki. Biraraya geldiklerinde onları durdurmak neredeyse imkansızdı. Bu da onları bulunduklerı her turnuvada favori listesinin en üstüne yerleştiryordu.
Üst üste iki kez "Dünya'nın En İyi Futbolcusu" ödülüne layık görüldü. Bu onun için çok zor birşey değildi. Çünkü bir çoklarının ondan zaten "Bu dünyanın dışından" diye bahsediyordu. 2005 sezonunda ise çok arzuladığı kupaya kavuştu ve Barcelona hem Şampiyonlar Ligi'ni hem de La Liga'yı zirvede bitirdi. Buna rağmen her başarılı insana yapıldığı gibi onunda üstüne gidiyorlardı. Hocası ve takım arkadaşları ile olan sorunlarının üstüne yaşadığı sakatlıklar da eklendi. Artık Barcelona'da geçen her gün onun için bir ıstıraba dönüştü. Fakat o çözümü biliyordu. Değişiklik her zaman ona yaradı. Kararını verdi ve transferi gerçekleşti, o artık bir Milanlı'ydı.
Bu sezon başında onun nasıl bir performans sergileyeceğine dair şüphelenenleri bir kez daha hayalkırıklığına uğrattı. Gaûcho hala futboluyla parmak ısırtıyor ve hangi takıma giderse gitsin o muhteşem futbolunu ve sihirli gülümsemesini yanında götürüyor. Maalesef insanlık tarihinde önemli kişilerin değeri hep daha sonraları fark ediliyor. Tahminimce Ronaldinho için de aynı şeyler geçerli olacak. Ama bir çoğumuz için o şimdiden "Dünyanın Gelmiş Geçmiş En İyi Futbolcuları"
listesindeki yerini aldı. Umarım yüzündeki gülümseme ve futbol aşkı asla yok olmaz...

28 Ekim 2008 Salı

İngitere'nin Kaplanları


Daha geçen sene İngiltere birinci liginde oynayan Hull City, önlenemez yükşelişi sonunda bu hafta İngiltere Premier Ligi'nde ilk üçe adını yazdırdı. Kadrosunda ingiliz futbolcular ağırlıkta. Ayrıca Geovanni gibi top tekniği yüksek ve kaliteli bir brezilyalıya sahipler. Bu derece mütevazi bir bütçe ile yakaldıkları bu başarı aklımıza direk Sivasspor'u getiriyor. Umarım bu başarılarını sezon son haftasına kadar taşırlar.


Diğer tarafta ise Totthenam var. Kulüp tarihinin en kötü başlangıcını yapan takımın taraftarları isyanda. Sezon başında flaş transferler yapıldı. Takımın başına ise Sevilla'nın sihirbazı Ramos getirildi. Fakat futbol Tanrıları gücünü bir kez daha gösterdi ve maya tutmadı. Sonuç; 8 maç ve 2 puan.Bu sonuçların ardından beklenen operasyon gerçekleşti ve Ramos'un kellesi gitti. Geçen hafta takımın başına getirilen yeni hoca Harry Redknapp ile çıkılan ilk maçta özlenen galibiyet geldi. Teknik direktör değişikliği sonrası alınan ilk galibiyetler artık kimseyi şaşırtmıyor. Olur da bu değişiklik de fayda etmez ise bakalım daha kimler kapı önüne koyulacak...

Milli Olmak

Her futbolcunun rüyasıdır milli takımda oynamak. Bir kere bile olsa o forma ile ülkesini temsil etmenin gururunu yaşamak. ilk kez bu formayı giydikleri an birçokları içinde kariyerinin en üst seviyeleridir. Peki bu tutku ve gurur dolu tecrübenin nasıl olurda önüne geçilebilir?

Yakın zamanda Almanya Milli takımında gelişen olaylar bunun bir örneği. Bildiğiniz gibi Kevin Kurayni Rusya maçında adı ilk 11'de okunmadığı için, devre arasında kimseye sormadan stattan çekip gitmişti. Torsten Frings de geçenlerde milli takımdan affını istemişti. Gerekçe olarak da "Kendine sürekli ilk 11'de yer bulamadığını" göstermişti. Evet bunlar tecrübesi ve yetenekleri tartışılmaz oyuncular. Fakat bu oyuncuların böyle bir nedenden dolayı milli formayı taşımak istememesi için geçerli bir sebep mi?
Ardından Almanya Milli Takımı Teknik Direktörü Jochaim Löw'ün açıklamasında "Biz kimseyi ne para ne de silah zoruyla milli takımda oynamaya zorluyoruz" cevabı geldi. Buraya kadar olan bölüm bizim de daha önce kendi milli takımımızda daha önce defalarca yaşadıklarımızla paralel.

Fakat bunun üzerine ilginç bir açıklama da Almanların süperstarı Ballack'tan geldi. Bu konuda Frings'den yanı tavır alan oyuncu, ülke için önemli olan bu tip oyuncuların bir kalemde bu kadar kolay silinmesini doğru bulmadığını söyledi. Tabii bu arka arkaya gelen sert açıklamalar ülke medyasında geniş yankı uyandırdı ve uzunca bir süre gündemi meşgul etti. Neticede araya Almanya'nın efsane futbolcuları girdi ve iş tatlıya bağlandı. Frings açıklamalrının asla öncelik sahibi olmak adına olmadığını söyledi ve milli takımı bırakmaktan vazgeçti.
Şimdi burada bizim asıl dikkat etmemiz gereken konu "milli takımın başarısı" olmalı elbette. Oyuncular arada arıza çıkarabiliyorlar. Örnekleri çok. Diğer taraftan bu işi tamamen profosyonel olarak yapan milli takım hocaları. Ellerinde ülkenin en geniş kadrosunu bulunduruyorlar! Herbiri kendi sistemleri doğrultusunda birer kadro yapısı oluşturyorlar.Buna rağmen bazen başarılı olamıyorlar. Topu hemen oyunculara atıp bazılarından istedikleri verimi alamadıklarını savunuyorlar. Böyle durumlarda ise kadrodakilerden değilde olmayan yıldızlar akla geliyor.

Bizim ülkemizde de son zamanlarda bu tip çekişmelere sahit olduk. Ersun Yanal/Hakan Şükür polemiği ve en son Fatih Terim/Yıldıray Baştürk duellosu. "Fatih Terim oldukça ben bu kadroya giremem ve girmeyeceğim" dedi Yıldıray. Bence burada teknik direktörlerin yapması gereken tamamen profesyonel olmak. Yeniden yapılanmaya girme arayışlarına son vermek. Eğer yıldızın varsa oynatacaksın. Ondan maksimum verimi alacaksın. Oyun şablonun buna uymasa bile uyduracaksın. Zaten asıl teknik direktörlük vasfı burada ortaya çıkıyor. "Ben buyum, benim oyun şeklim bu" anlayışı çoktan sona erdi futbol dünyasında. Tabii ki de birileri kadronun dışında kalacak ama önemli olan senin kurduğun kadronun verimliliği. Çünkü milli takım farklı bir yerdir. Oyuncu burada profesyonelliğinin yanı sıra "milli gurur" ile ekstra motive olur.Bu da teknik direktörün her zaman yararına olmuştur.Gerek oyuncu gerekse teknik direktör kişisel saplantılarını bir kenara bırakmalı. Milli sorumluluk bunu gerektirir. Her iki tarafta bunun bilincine varmalı. Kişisel saplantıların önüne geçilmeli. Ne zaman bu gerçekleşirse, işte o zaman Türkiye Milli Takımı'nın yakaladığı başarıların sadece tesadüf veya şanstan ibaret olmadığını tüm dünya görecek ve hakettiğimiz saygıyı kazanacağız.

25 Ekim 2008 Cumartesi

Taş Devri

Bir sokak düşünün, içinde kaçak elektrik kullanan birisinin yaşadığı... Ve bir devlet zihniyeti düşünün, bu kişi yüzünden tüm sokağın elektriğinin kesildiği...

24 Ekim 2008 Cuma

Fatih'in Dönüşü


Yazının başlığına bakıp da -dur daha ilk maç- dediğinizi duyar gibiyim. Evet bende katılıyorum bu düşüncenize. Özellikle bu sene Avrupa macerasında yaşanan ilk hüsrandan sonra. Fakat bu sezona türlü sakatlıklarla boğuşarak başlandı.Bunun üstüne milli yorgunlar da eklenince ilk maçlardaki tutuk görüntü kaçınılmaz oldu.Ancak Trabzon maçından sonra dün akşamda gördük ki takımda taşlar yavaş yavaş yerine oturmaya başladı.
Olympiakos son 11 senedeki 9 lig kupası ile hangi takımla oynasa bir tedirginlik yaratırdı. Fakat dün gece öyle olmadı. Oyuna hızlı başlayan konuk ekibin gardı çabuk düştü. Beklediğimiz tek forvet Kovacevic ve uzun toplarla defans arkasına sarkmak yerine hücumcu orta sahalar ile ileride etkili olmayı düşündü Valvarde. Fakat milli ön liberolarımız Ayhan ve Meira'nın üstün performansları Olympiakos'un tüm oyun anlayışını bozdu. Böyle olunca da ileri dörtlümüz Lincoln-Arda-Kewel ve Baros un ekmeğine yağ sürülmüş oldu. Geniş alanlarda çok pozisyon buldular. Stoperlerde Servet bildiğiniz gibi, tek başına takım. Ama burada Emre Aşık'a özellikle değinmek istiyorum "Bir adam o kadar zaman oynamayıp bir maça nasıl bu kadar hazır çıkabilir?"

Belli ki Skibbe takımdaki uyumu sağlamış. Sabri'nin maçtan sonraki açıklamasında da bu açıkça görüldü.Eksik olan oyuncuların da takviyesiyle takımdaki formda oyuncu sayısı çoğalacak. Bu da rekabeti ve dolayısıyla üst düzey futbolu beraberinde getirecek. Açılış maçları her zaman çok önemlidir. Alınan galibiyet takıma ekstra güven ve motivasyon sağlar.Bunu da dün akşam fazlasıyla gördük.İnşallah Galatasaray'ı eldeki gerçekten çok kaliteli kadrosuyla hakettiği yerde biran önce görürüz.

23 Ekim 2008 Perşembe

Damalı Bayrak



Sonunda tahmin edilen oldu ve tüm dünya ekonomisinin karşı karşıya kaldığı finansal kriz spor sektörünü de vurdu. Burda en çok etkilenen spor dalı kuşkusuz Formula1 olacak. Neden mi? Tabii ki de en yüksek maaliyetli sponsorluk anlaşmaları burada da ondan. Zaten Schumacher efsanesinden sonra eski havasından uzak olduğu aşikardı. Alonso ile ancak 2 sene idare edilebildi. Geleceğin pilotu denilen Raikonen'in vatandaşı Hakinen'e en benzeyen tarafı ikisininde Fin asıllı olması.Son umut İngiliz Hamilton da pek farklı değil. Geçen sene kaybettiği şampiyonluk ile neredeyse Guiness'e giriyordu.
İkinci Büyük Buhran'dan bahseden ekonomistlere destekleyici bir açıklama da FIA başkanı Max Mosley'den geldi. Geçen hafta yaptığı açıklamada, takımları, radikal maliyet kısıtlamasına gitmeleri konusunda kesin bir dille uyarmış, araçlarda tek tip motorun kullanılmasını önermişti.
Küçük takımların geleceği hakkında endişe duyan FIA Başkanı, ''Ekonomik krizin öncesinde bile takımların giderleri, gelirlerinden fazla idi. Kaldı ki takımlar, Formula 1 Yönetimi'nden aldıkları paranın yanı sıra, sponsorlarından da destek görüyorlardı'' diye konuşmuştu.

Şimdi asıl soru "F1 tarihinin belkide en zor virajından herhangi bir kaza ya da teknik arızaya uğramadan çıkıp çıkamayacağı?" Sıkı bir F1 takipçisi olarak umuyorumki önümüzdeki 2-3 sezon boyunca uygulanacak değişiklikler yarışlara eski havasını kazandırır ve bu sporun küllerinden tekrar doğmasını sağlar. Biz de eskiden olduğu gibi pazar günleri ekran başındaki yerlerimiz alır ve dünyanın en hızlı pilotlarını nefeslerimizi tutarak seyretmeye devam ederiz.

Cristiano Ronaldo'nun garajı



Cristiano Ronaldo'nun garajı şu şekilde oluşuyor; iki adet Porsche Cayennes, bir adet BMW M6, Porsche 911, Ferrari F430 ve Bentley Continental GTC.


Ne diyelim Allah arttırsın....

Milli Gururumuz Hedo


Dünyanın en çok ilgi gören organizasyonlarından olan NBA'de 2000 yılından beri kendini sürekli geliştirdi. Performansını ve bununla beraber değerini de arttırarak kariyerinin en verimli zamanlarını yaşayan Hidayet'in bu sezona da hızlı bir başlangıç yaptığını duymak bizi de en az kendisi kadar sevindirdi. Gittiği her kulüpte takımına her zaman -özellikle defansif yönden- katkı sağlayan milli temsilcimiz bu sezon Memphis Grizzlers'a karşısında da bizi şaşırtmadı. Takım arkadaşı Rashard Lewis'le birlikte hem takımının hem de maçın en skorer ismi oldu. Bu onun önümüzdeki sezona ne kadar iyi bir şekilde hazırlandığının da bir göstergesi.



Ayrıca milli takımla çıktığı avrupa kupası grup elemeleri maçlarında da takımın ağabeyi pozisyonundaydı. İhtiyaç duyulduğunda takımını sırtlaması ve sorumluluktan kaçmaması bizim açımızdan çok önemliydi. Kendi kariyerinin yanı sıra ulusal arenada da ev sahipliği yapacağımız önümüzdeki dünya kupasında da takımımızda en güvendiğimiz oyuncuların başında gelen Hido'nun bizi mahçup etmeyeceğine gönülden inanıyoruz. Başarılar...

22 Ekim 2008 Çarşamba

Champions League Matchday 3


Bu sezon da daha ne olduğunu anlamadan 3. hafta maçlarınıda geride bıraktık. Gruplarda olşan son puan durumlarına göre kimin üst tura çıkacağı, kimlerin yoluna UEFA Kupası'nda devam edeceği yavaş yavaş belli olmaya başlıyor.
İlk üç grupta Chelsea, Inter ve Barcelona pek zorlanacak gibi gözükmüyor. D grubunda ise aynı puanı paylaşan iki takım arasındaki maçın son dakikalarında Madrid temsilcisinden gelen golle beraberlik geldi. Belli ki son maçlar bile buradaki dengeleri değiştirebilir.
E grubunda Man U ve Villareal el ele, F Grubunda ise Arsenal güle oynaya gruplardan çıkar. Son grupta ise Juventus'un son ana kadar liderlik yarışında bende varım dercesine oynadığı maçta Real Madrid'e kafa tutması futbol adına sevindirici.

Del Piero'nun Real Madrid'e Attığı Gol



Çok ayıp!

Galatasaray vs. Olympiakos


Evet beklenen gün geldi çattı. Galatasaray'ın UEFA kupası grup maçlarındaki ilk mücadelesi yarın kendi evindeki Olympiakos maçı ile başlıyor.
Bugün öğleden sonra Skibbe'nin yaptığı basın toplantısında verdiği demeç ilginçti. İki takımında güçlü hucüm oyuncuları olduğunu ve özellikle Olympiakos'daki Diogo ve Galetti'nin çok kaliteli hucümcular. Ayrıca Kovacevic gibi kendini kanıtlamış bir forveti olduğunun altını çizdi. Fakat bunların yanında asıl maçın kilidini defans oyuncularının sergileyeceği performansın belirleyeceğini söyledi. Adam haklı, sezon başından beri parmak ısırtan bir hucüm hattı olmasına karşın tabir yerindeyse eleğe dönmüş bir savunması var. Stoper olarak alınan Meira'nın milli takımdan sonra Galatasaray'da da ön liberoda sırıtmadığını gören hoca orta sahadaki bu kadar sakatlığın içinde ondan daha iyisini bulamayacağını farkettı sanırım.
Buna ek olarak Skibbe, son lig maçında oyuna sonradan girmesine rağmen aldığı sayısız darbeden sonra sakatlanan Aydın'ın yokluğunun hissedileceğini söylemesi Galatasaray'ın hocasının gençlere verdiği değerinde gözler önüne seriyor.
Ülke medyasında hala Galatasaray hocasına avrupa maçı öncesi Fenerbahçe'nin hezimetinin onları nasıl etkileyeceğini soran basın mensuplarının var. Maalesef bu da habercilik anlayışımızın ne durumda olduğunun açık bir göstergesi.

Aragones'in Basın Açıklaması


Çevreye Verdiğimiz Rahatsızlıktan Dolayı Özür Dileriz!

Grand Openning

Merhabalar,
Evet ülkemizde hızla yaygınlaşan blog oluşumunun sıkı birer takipçisiyiz. Sonunda bu işin bir ucundan da bizim tutup tutamayacağımı tecrübe etmek adına ben ve arkadaşlarım bu blog u açmayı denedik .
Blog umuzda sadece ve sadece dünyanın dört bir yanındaki sportif gelişmeleri -futbol başta olmak üzere :) -sizinle paylaşmak istiyoruz.
Umarım yazılarımız taraflı tarafsız tüm futbolseverlerce takdir edilir.
PS:Ayrıca bu girişimimizde bize ilham kaynağı olan Aceto ya buradan selamlar. Çarpıcı yazılarının devamı dileğiyle...