
Her golünden sonra gözlerini yukarı diker ve selamını verir. Çünkü Tanrı'nın ona verdiği inanılmaz yeteneği için her zaman minnettardır. Çünkü babasının her an onu izlediğinin farkındadır. Onu gülümsemediği zaman görmek neredeyse imkansız. Gol kaçırdığında bile... İşte bu yüzden hemen her futbolseverin sempatisini kazandı. Zor bir ülkenden , daha da zor hayat şartlarından geldi bulunduğu yere. Kariyerinde zor günlerde geçirdi ama bunların hiçbiri onu yıldırmadı, yıldıracağa da benzemiyor.
Küçüklükten beri futbolla yatıp futbolla kalktı. Bu yaşadığı yerde pek de garip değildi. Çünkü etrafındakilerin tek çıkış yolu olarak gördükleri yol
"Futbol"du. İnterli Ronaldo ilk idolüydü. Zaten
"Küçük Ronaldo" anlamına gelen ismide buradan geliyordu.Her zaman kendine örnek aldığı ağabeyi Assis, Gremio takımının kendisine tahsis ettiği lüks villada yaşıyordu artık. Bütün aileye ağabeyi bakıyordu. Herşey çok güzeldi. Yoksulluk günleri artık geride kalmıştı. Ta ki babasını yine aynı villa da verilen bir havuz partisinde trajik bir şekilde kaybedene kadar. Dünya başına yıkılmıştı. Hayat ona hep taşıyamacağını fazla bir yük veriyordu sanki. Artık ağabeyi ile tek başınaydı. Ama o ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Yeteneği zaten doğuştandı. Tek yapması gereken sürekli çalışmak ve önüne gelen fırsatları değerlendirmekti.
Gremio takımı ile idmana çıktığında daha 16 yaşındaydı.
1997 de ilk maçını oynadığında ise daha o zamanlardan Brezilyanın gelecek vaadeden yıldızları arasında gösteriliyordu. Avrupa kulüplerinden gelen tekliflerde astronomik bedellerden bahsediliyordu. Sonunda ağabeyi ve aynı zamanda menejeri olan Assis,
PSG'ye evet dedi ve Ronaldinho'nun Avrupa macerası böylece başlamış oldu. Fakat Gremio bonservis konusunda sorun çıkarmış ve konu mahkemeye taşınmıştı. Bu aradada Gaûcho'nun herşeyden çok sevdiği,
"hayattaki en yakın arkadaşım" dediği futbol topundan 6 ay uzak kaldı.

Paris'te geçen ilk sezonda hep manşetlerdeydi. Ama ne yazık ki futboluyla değil. Paris'in ışıklı gece hayatı çekici olduğu kadar da tehlikeliydi. Hocası Luis Fernandez bu şekilde onu asla kabul edemezdi ve defterden bir kalemde sildi. Fakat Gaûcho'nun vazgeçmeye niyeti yoktu. Yaptığı yanlışların farkına çabuk vardı ve konsantrasyonunu tamamen futbola vermeye başladı.
İkinci sezonunda işler kendisi için daha iyi gidiyordu fakat PSG için aynı şey söylenemezdi. Sezon sonunda takıma Avrupa vizesi çıkmamıştı. Bunun kendisi için sıkıntı yaratacağını biliyordu. Kendini tüm dünyaya göstermek istiyordu. Sonunda sözleşmesindeki bir maddeden yararlanarak Paris'ten ayrıldı ve bir dünya devi olan
Barcelona'ya transferi gerçekleşti.
Rüyaları gerçek olmuştu. Tek yapması gereken
"en yakın arkadaşı" ile neler yapabildiğini tekrar göstermekti. Bu da onun için kolay olmuştu. Daha ilk senesinda
32 maçta 15 gol atmıştı. Herkes ondan bahsediyordu. Futbol topu ile yaptıkları inanılmazdı. Artık kimse onun bu Dünya'dan olduğuna inanamıyordu. Takım da çok iyi bir hava yakalamıştı. Hocası Rijkard'ın en çok güvendiği isimlerin başındaydı. Ama bu ona her zamanki gibi yetmedi. Gözü hep en tepedeydi.
Milli takımda da işler pek farklı gözükmüyordu. Takım o kadar kaliteliydi ki. İzleyenlere bir
Futbol Sirki'ni anımsatıyordu. Her oyuncunun kendine has süper yeteneği vardı sanki. Biraraya geldiklerinde onları durdurmak neredeyse imkansızdı. Bu da onları bulunduklerı her turnuvada favori listesinin en üstüne yerleştiryordu.

Üst üste iki kez
"Dünya'nın En İyi Futbolcusu" ödülüne layık görüldü. Bu onun için çok zor birşey değildi. Çünkü bir çoklarının ondan zaten "Bu dünyanın dışından" diye bahsediyordu. 2005 sezonunda ise çok arzuladığı kupaya kavuştu ve Barcelona hem Şampiyonlar Ligi'ni hem de La Liga'yı zirvede bitirdi. Buna rağmen her başarılı insana yapıldığı gibi onunda üstüne gidiyorlardı. Hocası ve takım arkadaşları ile olan sorunlarının üstüne yaşadığı sakatlıklar da eklendi. Artık Barcelona'da geçen her gün onun için bir ıstıraba dönüştü. Fakat o çözümü biliyordu. Değişiklik her zaman ona yaradı. Kararını verdi ve transferi gerçekleşti, o artık bir
Milanlı'ydı.
Bu sezon başında onun nasıl bir performans sergileyeceğine dair şüphelenenleri bir kez daha hayalkırıklığına uğrattı. Gaûcho hala futboluyla parmak ısırtıyor ve hangi takıma giderse gitsin o muhteşem futbolunu ve sihirli gülümsemesini yanında götürüyor. Maalesef insanlık tarihinde önemli kişilerin değeri hep daha sonraları fark ediliyor. Tahminimce Ronaldinho için de aynı şeyler geçerli olacak. Ama bir çoğumuz için o şimdiden
"Dünyanın Gelmiş Geçmiş En İyi Futbolcuları"listesindeki yerini aldı. Umarım yüzündeki gülümseme ve futbol aşkı asla yok olmaz...